Dört Mesele.

turin-horse-bella-tarr

Birinci mesele. Gizlenecek yerim kalmadı. Ayaklarımı nereye koyacağımı bilmiyorum. Ağzımdan akan kan seccadeye damlıyor. Ödüm patlıyor, ödüm patlıyor! İlk kez ayağa kalkıyormuşum gibi doğruluyorum. Kalbimden geçenler dilime kaynamış plastik gibi yapışıyor. Ağzımda hınca hınç tepinen kelimeler var. Kapımın önü ekmek kırıntılarıyla dolu. Gözlerime yerleşen bir korku. Tahtakurularının büyük bir gürültüyle tepinip durmaları, tavandan sarkan ölü kuşlar…

İkinci mesele. Ellerimde densiz bir arzunun bana tanıdık kıldığı yapışkan alışkanlıklarım. Önümde uzanıp giden bir çöl hayal ediyorum. Hâlbuki rüyamdaki kalabalık bir kum kaynaşması değildi. Dilim, benle ilgisi olmayan bir maharetle kutsal sözcükleri tekrarlıyor. Dizlerim yerde kalkarken mağara tozlarıyla kalkıyor. İşte diyorum, kendi kendime, kimsenin yürümediği bir yolda, kanırtılarak yontulmuş bir ağaç gövdesi gibi, yarı canlı yarı cansız dikiliyorum. Hiç ayna yok, hiç ayna yok!

Üçüncü mesele. Sunduğum başım, alnımda biriken tertemiz izlerle, kan ter içinde ve ceplerime karıncalar doluyor. Sırtımda eğilen kemiklerim, saçlarıma ilişen dehşetli bir günün korkusu. Kanından tanıdığım biri var karşımda, başında asker kasketi, dimdik duruyor ayakları yeryüzü bataklığında. İçimde çoğalan bir kuşku, gözlerime inen dikkatim ve ağzımda biriken kanın metalik tadı… Zelzeleyle açılan bir uçurumun kenarında, yıldızlardan ibret alarak fakat işte sunduğum başım, var olan tüm günahlardan uzak. Bir dilim dilenci, bir dilim kanlı oynuyor ağzımın içinde.

Dördüncü mesele. Kıvrandığım kaçıncı zaman. Avuçlarımda kıvrılıp duran siyah kurtçuklar. Güneş batarken bir pislik karnavalı. Heyecan, en kötü manaları ihtiva eden bir azap beklentisini çağırıyor. Ölü bir askerin kasketi önümde, dizlerimin dibinde, ucuna kan bulaşmış, ağzımın kanı. Kaçabilirim ama azat edilmeyi bekliyorum. Nasıl, diye sordum içime, bu kan nasıl duracak? Dizlerime yapıştırıp ellerimi, mağaranın tozunu içime çekip, çölde kıytırık bir vaha hayal ediyorum ve işte boğazımda toprak, toprak!

Reklamlar

Hazır değilim.

Her yolun başında kırılgan intihar elleri
Telkinleri hep uçuruma dair, her zaman fısıltı
Beni kaldıran sarhoşluk, bir dert tanzimi
Akşam kurulan sofraları çürüten
Bir nefeste, bir kelimeyle aynası kırık

Taşıdığım kendi yüküm, çukur benim çukurum
Kim için günlerimi güzün kanatlarına vurmuşum
Şimdi yürüyüşüm turuncu benim, kimseye vermem
İşte bükülen bir dağ kabristana doğru
O kabirde benim banka hesaplarım, çiçeklerim
Demlendiği doğru, yırttığım her sebebi, acılarla
Doğrudur evlerimin hepsinde yangın
Can sıkıntısından.

Bir bakabilsem yıldızlara perdesiz
Ayaklarım geceye ait toprakların üzerinde
ve kesilmiş parmaklarım bir kaleme meftun
Artık kaçamak bir koridor bulurum kendime
Dişlerimi sıkarım ve bir sinema dolusu kan sızar
Ağzımdan
Yaralı bir atın üzerinde elektrik çarpmış bir şeyh
Günah diye bağırıyor, yapmayın.

İşte teller titreşiyor yine tıpkı hükmeder gibi
Tıpkı hastalıklı bir çeteye emir verir gibi
Tüm mahalleyi yakın.
Tek başıma, tekebbür içinde, sürur halinde
İşte yürüyüşüm eğilmiş dağa doğru
Dağın yorgunluktan sarkmış diline doğru
Diline geçirilmiş ilmeğe doğru

Hazır değilim.

luce_001f

Yazın ortasında kışın sorgusu.

Bir kış günü, yer insan ve gök neye hazırlanıyor? Kış günlerinin meselesi nedir? Kışlıkların indirilmesi, yağmura sövülmesi, camdan seyredilmesi, yarım yamalak depresyonlar, karla kaplı kaldırımlarda ucuz öpüşmeler, yepyeni ölüm haberleri… Bir mesele arıyorum. Kış günleri neden vardır? Yürüyüşümüzü gerçek kılacak, nefesimizi donduran soğuğun bahanesi nedir? Sırtımızı aşındıran kalın kabanların, ceplerimize sinmiş konyakların, sigara içerken üşüyen parmaklarımızın beni ikna edecek denli kalın gövdesi olan bir müsebbibi olmalı. İçinde boğulmayacağım ama nefes alamayacağım kadar da yoğun bir karşılaşma, bir hesaplaşma bekliyorum.

Bir kış günü, tüm sırlarını faş ederek kendini bana ne zaman sunacak. Annemin hüznünü gömdüğü yerin yedi kat dibini bana göstermesini, bir köpek gibi semirttiği rezil şahsımı neden penceresiz bir hücreye değil de, manzaralı bir mahalleye layık gördüğünü ben pekala sessizce geçip giden kış günlerden sormak istiyorum. Soracağım sormasına fakat gün doğduğunda, bir sorgu ışığı gibi yanan güneşin altında, yüzü asık, dilsiz bir gün, benimle bir türlü konuşmuyor.

Konuşmayacak.

Uyanmak ve sövmek, komşularımızın ahlaksızlarını hışımla böğürmek beni bir insan yapmaya yetmiyor. Müddeisi olduğum beylik laflarımı bomboş konuşarak katletmekten başka bir şey yapmadığımı görüyorum buğulanmış camların önünde. Karla kaplı kaldırımlar, acizliğime bir kanıt gibi orada, sessiz fakat etlerimi yolmak için sabırla bekliyorlar. Annem beni uyandırmamak için evi sessizce adımlıyor. Duyuyorum. Gözlerimde nefret kıvılcımları peyda olmasın diye eğilip bükülüyor. Utancımdan haberi yok, gerçekleri görmenin ona bir faydası yok. Çünkü güçlü olan benim (!). Ben içinde barındığımız kış günlerini ceplerime dolduracak kadar güçlü olduğum iddiasıyla manevi bir boşlukta düşmeye devam ederken, o parmak uçlarında çay suyunu koyuyor. Duyuyorum. Duyduğum hiç bir şey beni ikna etmiyor. Kış neden geliyor? Bizden gizlemek için bunca uğraştığı şey nedir? Tüm deliklerini kapattığı yeryüzünde, bunca zahmetle neyi muhafaza ediyor. Bir fincan çayın üzerindeki dumanı gizleyemeyecek kadar acizken üstelik. Kış günlerinin hepsi acz içinde. Kıpırdamak nedir bilmiyorlar. Beni ölüme hazırladığını nasıl söyleyebilirim ki. Bu soğukta sokağa çıkıp yürüyemiyorum bile!

 

 

Tecrübeyle bükülen kulakların ardından bağırdığım sözler.

Tecrübeyle bükülen kulakların ardından bağırdığım sözler.

Yalanları koltuk değneği gibi kullanan keşkek beyinli ihtiyarların
Sırf dilindeki hazzı çağırdığından kirlettiği dudakları
Bir daha yaşamak yokmuş gibi hırsla çiğneyen dişleri
İşte ormanın girişi gümüşten örülmüş
Gümüşten ve ağaçları yok sayan bir avcının ellerinde her şey
Her şey, bir daha temizlenmeyecek gibi kirletilmiş
Tüm namlular ölülere ait, avcı ölülerin peşinde
İşte kıpkırmızı saçılı tecrübeleri dallara, yapraklara
Gökten sallanan incecik fakat kopmaz iplerle kesilmiş
başları.

Benim başım, üç sokak yukarıda beklenti içerisinde
Genç ve tuzakla dolu merdivenlerin umuduyla hırpalanmakta
Eşya tarafından.
Tecrübenin kıllanmış, kokan vücuduna direnerek kuytularında
şehrin.
Başım paslanmış kahkahaları beklemekte akşamı bekler gibi
Bir ölüm için çok fazla günahkar ve tiksintiyle izlemekte öğüt vericileri
O tecrübeyle kertilmiş gevşek zihinlerin zehirlerini

Kaçın!
Bıyıklarımdan damlıyor şehrin ışıkları
Kaçın çünkü cesetleri masmavi kusmakta insan gölgelerine
Uykularımı hediye ettiği sabun köpükleri, plak turları
Her şeyi bilen müsvedde ağızları
Beni kaçın diye bağırırken avkıyor parmaklarıma dolanan
yılan ve kıpırtısız bekler çocukları öldürülmüş kadınlar
Yalnız kalmış şaşkınlık harabeleri, parmakları kopmuş erkekler
Işığı çoktan söndürmüş devlet artıkları.

Başımı alıp bir burcun tepesine diksinler madem
Ne yağmur görsün, ne paramparça alınlarını herhangi bir halkın
Yalnız şehrin geceye uzattığı yangınlar ve iri kayalar başıma düşen
Bu yeter artık.
Bu.
Yeter!

Şairin gölgesi

“Bakış körleşmiş kendi dik bakışına bakmaktan.”

“Octavio Paz”

Çalıntı atlarınıza binin ve gidin

Selametle

Ben gölgeleri beklerim dağlanmış sırtımla

Uyduruk bir sayanın altında

Mecburen bir çağrışıma benzeyerek

Bayrağı çağırmanızı beklerim.

İşte böğrüm tıpkı yürüyen bir balta gibi

Sıkı sıkı bağlanmışım sırtına ağaç, avcılarının

Ormanda sürükleniyorum

Ve kaçmak sizin atlarınıza ihanet olacak

Beni dayadıkları kuş yuvasına ve bahara.

Beklerim bir daha dönmenizi selametle

Uykulu ve korkarak tüm ağaçlardan.

Bir şairin gölgesi olarak beklerim.

Takılıp kaldığım.

Boşluğa doğru yürürken düşündüm. Kısıtşandığını sandığım sahte özgürlüğüm, kanımı akıtmadan aldığımı sandığım şehir, kirli ve uzak. Yani olmasa da olur. İşte bir büyüyle ayaklarım kuma saplanmış gibi.

Ne yapsam, incecik bir yalanla süsleniyor. Dışında o kokusuz kabuk tüm. Çürümüşlüğüm ancak karanlık gözler beni izlerken, beni bir sağa kilitlerken ucuz alışkanlıklarım belli olacak. Neyse ne tabii. Dokunduğum yeri yara yaptığım aşikar.