Uçarlar orada.

Sade bir taş ülkesi dinginliği
Aklım başımda halbuki, aklım,
ıslanan tuğlalarına değil
yıkıldı yıkılacak harabemin
tiz bir sesle.

Kaybettim hak etmediklerimi
her itiraza açılınca kalbim
ayaklarıma bakmayı bıraktığımda
korku içinde oturarak yıllarca
kesilen başlarım gitti.

Yokuşlara dermansız dayanmıştım halbuki
rüzgar üflese acıyordu her yanım
söz gelimi bir elif çekilirken kıyamda
veya camdaki boyaları tellerken
dönüşü yoktu hayatımın

hani beyaz raylar üzerinde kırmızı tren
hani olağanca taşla bezenmiş kuş yuvaları
gözlerimi çağıran çağıltısı denizin
beklerken kestim ayaklarımı
bekliyordum ve kapıma kışlar dayandı.

Birinci işaret.

Kıyameti izliyorum. Cevap veremediğim, yoluma tabutlar diken sorulardan sonra aklıma geliyor. Kaldırımlar dışında tehlikede olduğumu, ağaçların sonsuz suskunluğunu ve kira ödüyor olmayı tutup cinnetime mazeret sayardım fakat bunun yerine herhangi bir kalabalık tarafından alkışlanmanın hayalini kuruyorum. Kandırıldığımı düşünmüyorum. Ben de müdür olduğumda, bütün o işgüzarları işten kovup yerlerine ihtiyaç sahibi cingözleri alacağım.

Gözlerime baktığımda yalnız hinlik görüyor olmamı, abartılı karamsarlığıma bağlıyorum. Yoksa kış geldiğinde sokağımıza giren her yabancıya kılıç sallamak istediğim yok. Ne de olsa ben sokağa çıktığımda kapılarını kilitleyen insanlar yok, öyle değil mi? Yürümenin ıslah edici bir yanı olduğu yalanını söyleyen ifrit zihinli eyyamcıları gözlerimdeki hinliklerle pekala bertaraf edebilirim. Fakat yine de inanmak isteyen birine soğuktan üşümüş bir şeytancık oldukça çelişkili gelecektir.

Utanç içinde etrafa salya sümük işaretler bırakırken kimsenin açlıktan öldüğünü, kimsenin haksız mermilerle vurulduğunu düşünmüyorum. Çünkü evin duvarları hamam böcekleri tarafından zapt edilmiş durumda. Onlar bana görmezden gelmeyi salık veriyor. Ve gece ben uyurken, görünmez bir kalabalıkla beni boğmaya geliyorlar. Fakat ben, soğuktan üşüyen, aynada gözlerine bakarken yorgun düşen bir zavallı olduğumu uyurken çok belli ettiğimden olsa gerek, yalnızca kulaklarıma ayak tıpırtılarını bırakıp gidiyorlar.

Günün geri kalanı çay, kahve, ezik muhabbetler; Şikayet, şikayet…

Eşik

Sokak lambaları yandı mı benim paranoyam başlıyor. Söz gelimi şu eczanenin önündeki ağaç, neden o kadar çok aydınlıkta, yağmuru ne kadar da çok özlediğini belli ederek dans edip dururken, karanlığın içindeki diğerleri, belki daha çekingen fakat mutlaka yağmuru daha iyi anlayan o ağaçlar, görünmüyorlar. Pencereden bakan benim, gördüğümün de görmediğimin de bir anlamı var. Bilincim bir istiğrak evresinde, kusmamak için zor duruyorum.

Artık kimse, gökyüzüne tükürmeye bile tenezzül etmiyor. Pürüzsüz bir mavi, olsa olsa bazı külhanbeyi yaşamak hastalarına yeni rotalar veriyor. Buyursunlar gitsinler. Fakat aynı eski balkonda, aynı sandalyeden aynı kalın ağaca bakınca bu kez büyüklenen bir ağaç görüyor. Çiçeklerini erken açtırmış, yalnız onun yaraları büyükmüş gibi, sanki yeri sabit tutan oymuş gibi. Sanki bir dağın vekilliğini yapar gibi ve bunu, gökte tek bir bulut yokken yapıyor. Onu küçümseyerek ve ben, akşama ait şüphelerimi yanıma alıp ona yumruğumu sallıyorum. Hırsımdan çatlayacağım ama yerimden kalkamıyorum.

Akşam oldu mu, izbe yerlerden, kapatamadığım yaralardan içeri korku ve ölüm pütürlü yüzünü uzatıyor. Ve o bütün dikkatleri üzerine çeken ağaç, sallandıkça sallanıyor. Tek bir yaprağını bile rüzgara kaptırmamak için didinip duruyor. Düpedüz bir gösteriş, bir poz. Arsızca geceye ve rüzgara meydan okuyor. O ne zaman isterse o zaman ölecekler öyle mi? Sokak lambasının ışığı kekeliyor. Yağmur, onun yaşadığı bir deneyim olarak acımasız. Fakat hayır. Oturduğum yerden doğrulacağım, bir türlü kalkamıyorum.

Sabaha kadar yara alsa da dayanıyor. Işık sönüyor ve söner sönmez, kendini bırakıyor. Dalları sarkıyor, yaprakları buruşuyor ve dağılan bulutların arasından güneş görünüyor. Hep aynı manzara. Hiç dirilmek yok. Yeknesak, vurdum duymaz bir oluştur gidiyor. Çağırsan da bir çağırmasan da. İşte bu sevgili ağaç, güneşi görünce, akıbetini onu besleyen güneşe nispet yapar gibi gerçekleştiriyor ve yapraklarını birer birer salıveriyor. Halbuki rüzgar yalnızca üflemişti. Ama o, yetinmedi.

Akşam olunca kalkıyorum artık yerimden. Islak kıyafetlerimi giyiniyorum. İlk önce ıslak iç çamaşırımı, sonra ıslak çoraplarımı, ıslak pantolonumu ve kazağımı. Meydan okur gibi o soğuğu tenime yapıştırıyorum. İşte sokaktayım. Yağmur tekrar başlıyor. Akşam oldu mu beni mahveden bu şüphelere bir son vereceğim. O ağaca bir karşılık vereceğim!

Büyük Biraderin Ölümsüz Hikayesi ya da İnsanın Bitmeyen İhaneti

Hayatta Kalma Dersleri

1984 romanı, hemen her dönem okuruna ulaşan, okunduğu zaman/dönem/konjonktür ne olursa olsun o dönemde kendini yeniden yorumlatan, okura içinde yaşadığı karanlıkta bir şekilde yoldaş olan bir kitap. George Orwell’ın Türkiye’deki okurlar tarafından en bilinen ve sevilen eseri olan 1984’ü bu kadar ayrı ya da önemli kılan meseleyi düşünmek gerekiyor. Zira, elbette, her klasiğin en önemli özelliği olan, her çağda kendini tekrar tekrar okutma özelliği, bu modern klasikte de görülüyor ancak bunu neye borçlu olduğu meselesi üzerine düşünmek,  konuşmak önemli bir konu olarak karşımızda duruyor.

George Orwell, Eric Hobsbawm’ın kavramıyla, “Tuhaflıklar Zamanı”nın çocuğu. Doğumu 20. Yüzyılın tam başına, 1903’e denk düşüyor. Doğduğu yer İngiltere’nin ileri uç sömürgesi Hindistan. O dönem doğan hemen her çocuk savaşın, yokluğun, belirsizliğin ve yükselen baskıcı yönetimlerin içine doğuyordu. Orwell için de öyle olacaktır. İspanya İç Savaşı yıllarında Franco’ya karşı savaşan birliklerde yer alan Orwell, bir keskin nişancının kurşunu neticesinde gırtlağından vurularak hayatı ucundan yakalamıştır…

View original post 996 kelime daha

Kapıda.

Kirlendiğini söyleyemedi. Bir bardak su, yıllarca tavana baktı. Dışardaki fırtına yalnızca ayaklarını üşüten bir esinti. İnsanlar, cüzi bir merakla başlarını uzattılar o kadar. Başları aslında bir canımı sıkmayın tavrıydı. Tehlike yoktu tabii. Çünkü bir bardak su tavana bakıyordu. Kirlendiğinden olsa gerek ha gökyüzü, ha yeryüzü. Dolup boşalan bir meydandı yalnızca. Kirlensen de bir kirlenmesen de.

Gölgelerden biri.

Kelimelerin bitmesine az kaldı. Yepyeni eşyalar, müthiş bir aydınlık, devasa bir coşkuyla geliyor. Hem, kimsenin izni yok, hem kimsecikler bana bir dağı şikayet etmiyor, ne güzel. Her yanı kırık, her yanından trenler geçen, vedalarla yaralanan o kentte değilim artık. Ve sanıyorum ki artık, üzerime ütüsüzlük, yüzüme bu maske çok yakışacak. Bekliyorum ki bu eşyalar, karnımı deşsin öfkeden. Çünkü onlara en küflenmiş ağzımla yapışacağım, bir kadının dünyaya dökülmüş etleriyle.

Sığındığım doğru. Bir sığınağa ihtiyacım var. Çünkü gözlerim korkudan baygın ve korkudan bağırıyorum. Şu yürüyenler, yağmurda ıslanan, toprağı oyan kim varsa hepsi düşman değil mi? Düşman! O zaman elbette ben de dişlerimi sivriltmeli, kendime bir çukur, kendime onulmaz bir yara yaftası… Öyle değil mi?

Fakat sokağımdan geçen çocukları da mı yazacağım. Onların da mı sırtlarına tırnaklarımı geçireceğim. Ya şu üst kattan gelen sakin ezgi. Meçhul de olsa bir ruhum varsa, o zaman, bu tersinden yaşam, yüzüm boyalı, dikenlerle yırtılası yüzümü ben nereye döneceğim. Riyakar bir gülüşle göğe mi, beni kabul etmek istemeyen toprağa mı? Ya günlerin izini kaybettiysem. Ya üç gündür ölüyorsam?

Ardımda bir sümüklü böcek gibi iz bırakıyorum. Ve bıraktığım iz, tiksintiyle anılacak. Bundan memnunum. Memnunmuşum. Hah! Yüzüme vuran yağmur değil, çiğnediğim bir canın çığlıklarından saçılan salyalarsa diye düşünmüyorum hiç. Çünkü ben zalim değilim. Hiç karanlıkta kalmadım. Ellerimle kimseleri incitmedim. Kimsenin boğazını sıkmadım, öyle değil mi?

Pekala canavarlaşmış bir hazzın sonunda cinayete teşne canına yol çizdirdiğin o insan namlı rezil mahlukatı nasıl açıklayacaksın, diyor gölgelerden biri. Allah’ın belası gölgelerden biri.

Geçiniz!

B.ekle

Gülmeye çalıştım. Parmaklıklardan boynumu şöyle bir çıkarsam diyorum ve gökyüzünün sahtekarlığına bakabilsem. Fakat o sırada kilitler açıldı, içeri unutkanlığıyla meşhur müdür yardımcısı, sağa sola tükürerek girdi. “Getirin şunu.”

Çatlayacak başımı ve çoktan pes etmiş gövdemi hücremin penceresinden karga tulumba aldılar. Ayakkabılarının önünde fırlattılar. Buna güldüm. “Ne gülüyorsun” diye çıkışıp başıma bir tekme attı, buna da. Nihayet hınçlarını alınca, bana serbest olduğumu söylediler. Kanayan başım ve lüzumsuz gövdemle artık arzın muhtelif yerlerinde sürünmeye hak kazanmışım. Sanki yeniden doğuyordum. Sanki bu, iyi bir habermiş gibi. “Eşyalarını topla!”

Bütün bir hücreyi yanımda götürmeliydim. Hepsini. İntiharlarıma şahit şu iskemleyi örneğin, defalarca ölmeye yattığım şu şilteyi, duvarlardaki tırnak izlerimi, kanımı taşıyan bu taş zemini kesinlikle götürmeliydim. “İmkansız!” diye geçirdim içimden, “Çıkmak istemiyorum”.

Koridordan bir ses geldi. “Amma da korkaksın!” Yalnızca bir sesti. Geldi geçti, diye ürperişimi dizginlemeye kalktım. Fakat o sesi tanıyordum. Yankılanınca onun hücresinden benim hücreme yılanlar doluşuyordu. Kaçacak yerim de yoktu. Ben de “korkmuyorum!” diye bağırdım. Ve bir kahkaha, bu defa akrepler ve çiyanlarla doldurdu hücremi. Şiltemin üzerinde oynaşıyorlardı.

Kapıya tutunup “çıkarın beni!” diye bağırdım. Bağırdım çünkü sırtımda yılanların soğukluğunu, akreplerin yürüyüşlerini hissediyordum. Fakat kimse gelmedi. Onlar gelmedikçe ben zehirlendim tabii. Korku ve nefretle bir tür vahşeti üzerime giyindim. Pencereye koştum, boynumu çıkarsam da gökyüzünde bir merhamet sızıntısı kalmış mı bir baksam. Ve kilitler açıldı. İki kolumda iki gardiyan, bembeyaz kesilmiş ve titreyerek yürüdüm onlarla. Ve son merdiveni çıkarken aynı ses bağırdı, “korkak! Kendini öldürmeyi bile beceremeyen ucube!”

Yeryüzü oldukça sakin göründü gözüme. Bu dağ başı, bu bozkır, zararsız olmalıydı. Söz gelimi ben, çoğunluğa gözümü dikmiş değildim zaten. Olsa olsa, küçük bir hengame, beni doyuracaktı. Fakat ben, elimde olsaydı gitmezdim, diye düşündüm. Sırtıma dostça vurup hayırlı olsun diyen bu iki kendini bilmez, beni ne zannediyordu. “Şuraya bakın!” dedim hayret içinde, “Bu ne rezalet böyle! Burada mı yaşayacağım?” ve yanımdaki gardiyanın tabancasına davrandım. Dizinde vurdum, diğeri üstüme atlayıp kolumu kırdı. İçime acıyla dolu bir ferahlık yayıldı o zaman. Korkum geçti ve muzaffer bir edayla “Sahtekar!” diye bağırdım yattığım yerden. “Ben kazandım.”

Kesilecek hayranlığı.

Siyah bir koku. Gülümser gibi ceplerimde hınç, ishal bir öfke. Fayanslarda ve asansörün kapısında günahlarım yazılı. İşlek saatlerde, herkes bilir ki, ziyan edilen zaman, utançla bakılan fakat görünülmeyen bir ayna. Bildik, tanıdık insanlar, bozuntular, küflü bir koku. Kesilecek, birazdan kesilir.

Yatağımda yağmurun bağırışlarıyla birlikte bekliyorum. Kapının önü dişleri sıkılı evlatlarım, canıma okuyacak fakat yılgın düşmanlarım kaynıyor. Değneklerim nerede? Hışımla gelen rüzgar, pencereye bir siluet bırakıp gidiyor. Gölgem, yüklükten silahını alıp bekliyor onu. Boynuzlarından vuracak. Kapı sarsılıyor. Kesilecek birazdan. Birazdan kesilir.

Küçülen gözlerim bana karanlığı hatırlatıyor. Üstelik böyle karanlık bir yeşillikte, böyle koyu kırmızı bir karanlığın içinde. Mahalle kabristanında devasa bir dirilme bekliyorum. Oradan tam sekiz ruh, oradan tam yedi yüz senelik bir kemik yığını böğürecek sanki. Halbuki çatlayacak kalbim, yağmura gavurmuş gibi küfrederek ve mezarların üzerinde dans eder gibi geceyi yakasından silkiyorum. Ama dizimde bir ağırlık, dirseklerim, boynum… Kesilecek, birazdan kesilir.

IV

Kaçırdığım Gece.

Görsel: Frank Holl

kaçırdığım gece.
rüzgar, gözlerini sakınmadan
müthiş bir gösterişle
zehirli dişleriyle gelip konuyor
artık kirlenmiş bir esinti.

Kaçırdığım gece
zamanın bir kambur suretinde
karnında kocaman bir bıçakla
gökten bir haber bekliyor
artık küfrederek yürür.

damaklarımda irice bir öğürtü
çatladı çatlayacak utancımdan
gölgesi uzadıkça uzuyor
sanki tabur başında sanki
bir şair susuyor.

Eriyen bir dağın iniltisi
geceleyin elleri bağlı gibi
geceyi af dilenerek geçirecekmiş de
yine bir savaşa sığınak olmuş
artık yıkılır gider.

Hani kaçmak, hani gece
hani zift akan ağzıma şaplak
ölümle alay ederken sevgilimin
kucağında
artık ziyan olarak yürürüm.

Endişe.

Yaşamaya gücü yerinde, kaslarıyla bükerek
yolları ve karanlık bir sahnede ağzında
baş ağrıları ve kahverengi diliyle
sağırlara bağırıyor kırmızı.

Halbuki kim ıslatırdı gövdesini
üçü beşi leş kokmasın diye
savaş meydanında, derileri
sıcak kumlarda çürümesin.

Tacını tut bırakma yazlıkta
kimin göğü önemli değil
sığırlar karnında, kansız
devletin suçu hepsi, suçlu
sen değilsin.

Küçük bir vedayı alayla fırlat gitsin
Emanet ettiğin gölgeler, kuyun kazarken
riyzatinden kalan çekmecelerde
Yalnızlığını bir yabancıya borçlusun.
Haydi inat et de görelim.

Çağırdıklarının en büyüğü fayansları
diğerleri pervazları, pasları
sen aç bak tavan arasında mı gökyüzü
sana ait olan
Yabancılar gölgelerine merhaba diyor.

Erkekçe mi dövüşsünler,
iyi de
ciğerin sanki bir kadının ağzında
Hem, öfkeyle çiğniyorsun toprağı
elalemin yazlığında
Kurumla sataştığın şu budala halk
obez kedilerinin uydurması olmasın?

Taşıdığın sularda boğulduğun gerçek mi
Tam da belediye, temizleyecekti suları
iki piç kapına dayanmasaydı
hem narin nahiyelerine gövdenin
bıçaklarını değdirmeselerdi
tertemizdi su, elalemin yazlığında.

Günün yıkıldığını duydun mu?
Şu mutluluk saatlerinden birinde
Tam ikincisi sahnedeyken
sallanıyorken sarhoş
hani hayretin, şaşkınlığın.

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla